| Radyo Ruzgar | Müziğin Rüzgarına Kapılacaksın !
Sitemizden yararlanmak ve bu ailenin bir parçası olabilmek için lütfen üye olunuz!



        | Radyo Ruzgar | Müziğin Rüzgarına Kapılacaksın ! Hoşgeldiniz : Misafir
En son ziyaretiniz :
Mesaj Sayınız : 0

 
PortalPortal  AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
Panel
Merhaba, Misafir

Toplam
0 mesajın var

Kayıt Tarihin;

Son Ziyaretin;


Son Üyemiz;
dadlu_cadu

2986 Gündür yayındayız
78 Konumuz var
95 Mesaj gönderildi
35 Kullanıcımız var
Giriş yap
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni hatırla: 
:: Şifremi unuttum
Üye Kontrol Paneli
Profiliniz
Bilgiler
Seçenekler
İmza
Avatar
Sosyal
Arkadaş-Tanınmamış
Üye listesi
Grup
Özel Mesaj
Gelen Kutusu
ÖM Gönder

Gözlenmiş Konular
En iyi yollayıcılar
Admin
 
dj_rüzgar
 
metougur9
 
Bymiqrop
 
Massacre
 
Dj_HeLmet
 
En son konular
» Moderatör Görevleri
tarafından Admin C.tesi Ara. 05, 2009 4:38 pm

» Garip Ötesi Olaylar
tarafından metougur9 Salı Ara. 01, 2009 6:02 pm

» Müzikten Sesi Ayırma [RESİMLİ ANLATIM]
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 11:00 pm

» Portable Adobe After Effects CS3 Multilang + 1300 Plugins
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:58 pm

» Noni.........
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:56 pm

» Sağlıklı dişler için...
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:54 pm

» Tik Bozukluğu ve Tedavisi
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:53 pm

» Kurban Eti Tüketimi
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:52 pm

» Bakımlı erkekler hayatta daha başarılı oluyor!
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:51 pm

» Test Maker soru bankasi programi
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:50 pm

» ÖSS Hazırlık Seti Videolu Anlatım EDEBİYAT
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:49 pm

» Sağlık Meslek Liseleri
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:48 pm

» Çukurova Üniversitesi (ADANA)
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:48 pm

» ÖSS'si kötü geçenlere alternatif!
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:47 pm

» 12 Eylül'ün inanılmaz işkence yöntemleri!!!
tarafından Admin Ptsi Kas. 30, 2009 10:45 pm

Kimler hatta?
Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 18 kişi Perş. Ekim 29, 2015 9:00 pm tarihinde online oldu.
REKLAM


Paylaş | 
 

 Çok Kültürlülük Miti

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Administrator
avatar

Erkek YAS : 23
NERDEN : İstanbul
REP PUANI : 0
MESAJ SAYISI : 57
KAYIT TARİHİ : 11/10/09
DOGUM TARİHİ : 18/03/94
POİNTS : 168

Profiliniz
Sitemiz Nasıl Sitemiz Nasıl: Güzel

MesajKonu: Çok Kültürlülük Miti   Ptsi Kas. 30, 2009 10:20 pm

Çok Kültürlülük Miti

“Çok Kültürlülük Miti” ve “Kültürel Tüketim” Süreci Bağlamında
Medya ve “İmge Simülasyonu” Her görünüm, bilinçli bir gösterim olmadan
önce düşsel bir deneyimdir. Gaston Bachelard Su ve Düşler İnsanların
kendilerini, yaşadıkları dünyayı ve evreni anlamlandırma çabası onları
yaşam, edim ve ilişkiler hakkında soru sormaya yönlendirir. Bu
soruların oluşturduğu inanç ve görüşler, hem bireysel hem de toplu
yaşamı yapılandırıp düzenleyen âdet, gelenek ve ritüelleri
biçimlendirir. Bu biçimlenişin tümü “kültür”ü oluşturur. Kültür
kavramı, yerel ve ulusal düzlemde “alt”, “üst”, “halk”, “popüler” gibi
ön tanımlarla birlikte anılarak çeşitli açılardan sınıflandırılır;
küresel düzlemde ise, “çok kültürlülük”,“egemen kültür”, “evrensel
kültür”, “tüketim kültürü” gibi görece daha geniş çaplı dairelerin
sınırları içersine yerleştirilir. Dolayısıyla, “tüketim”, “kültür”,
“çok kültürlülük” ve “küreselleşme” gibi olgular arasındaki ilişkiyi
tek boyutlu bir ilerleme olarak görmek yerine birbiriyle ilişkili bir
dizi süreç olarak ele almak daha uygundur.

Günümüz dünyasında hızla önem kazanan kültürel tüketim, çok kültürlülük
ve imge oluşturma gibi kavramların farklı çehrelerinden söz etmek
mümkün. Bu bildiride, hangi kavramla yola çıkıldığına bağlı olarak
biçimlenen bir yapıya sahip olan çok kültürlülük olgusu, Türk kültürü
özelinde el alınarak “imge yapma” ya da “imge bozma” süreçlerinde
medyanın kültürel sürekliliği sağlayıp sağlayamayacağı tartışılacaktır.
Söz konusu tartışma, Bhikhu Parekh’in çok kültürlülük olgusuna
getirdiği özgün bakış açısından yararlanılarak çağımızın önemli
düşünürleri arasında gösterilen Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramı
ekseninde yürütülecektir. Her iki düşünürün bakış açısı özgün
yorumlarla desteklenerek Türk kültürü’nden örnekler aracılığıyla
irdelenecektir. Bu yolla hedeflenen, “yerel” ve “küresel” arasındaki
çizginin rotasını takip edebilmek ve özgün olanın haritasını
oluşturabilmektir.

Bu nedenle öncelikle, bildirinin üzerine temellendiği “çok
kültürlülük”, “küreselleşme”, “simülasyon” ve “kültürel imge” gibi
kavramları irdelemek gerekmektedir. Ardından bu kavramların “medya” ile
ilişkileri geleneğin sürekliliği açısından değerlendirilecektir. Bu
değerlendirme yapılırken güncel imge dünyasının örneklerinden
faydalanılacaktır.

Parekh, çok kültürlülüğün tek başına farklılık ve kimlikle ilgili
değil, kültürle kaynaşmış ve ondan beslenen farklılık ve kimliklerle,
yani bir grup insanın kendilerini ve dünyayı anlamakta, bireysel ve
toplu yaşamlarını düzenlemekte kullandıkları inanç ve uygulamaların
bütünüyle alakalı olduğunu söylerken bireysel seçimlerden kaynaklanan
farklılıkların aksine, kültürden kaynaklanan farklılıkların bir miktar
otorite taşıdığını ve ortak, tarihten gelen bir anlam ve önem
sistemiyle kaynaşmaları nedeniyle modellendirilip şekillendirildiğini
de ekler (3). Demek ki, gerçek çok kültürlülüğün kaynaştırıcı olması,
ortak tarih olgusu ve yaşanmışlık süreçleriyle yakından ilişkilidir.
Bugün, “tüketim kültürü” üzerinden dolayımlanarak “çok kültürlülük” adı
altında sunulan kültür söylemlerinin bu tarz bir ortak tarih ve
paylaşımın ürünü olmadığı açıktır. Günümüzde dolaşıma sunulan “çok
kültürlülük miti”ni aşağıdaki örnekle açıklamak daha aydınlatıcı
olacaktır. Modern toplumlarda kültürel çeşitliliğin aldığı farklı
biçimlerden biri de marjinal topluluklardır. Örneğin “eşcinseller”,
“hippiler” ve “rocker”lar bu gruba dahil edilebilir. Bu tür grupların
üyelerinin çoğu geniş ölçüde ortak bir kültürü paylaşmalarına karşın,
yaşamın belirli alanları hakkında farklı inanç ve uygulamaları kabul
ederler ya da kendilerine özgü, göreceli olarak farklı yaşam biçimleri
geliştirirler. Baskın toplum, otoritenin de kısmi kabulüyle bu
grupların sınırlı alanlar içersinde kontrol edilebilir ölçülerde
yaşamalarına izin verir. Bu gruplar da toplum ve iktidarın baskın anlam
ve değer sistemlerini paylaşır ama bunun içersinde kendi değişik hayat
tarzları için yer açmaya çalışırlar. İşte küreselleşmenin hedeflediği
çok kültürlülük de böylesi bir çok kültürlülük anlayışını andırır.
Baskın olan imajı içselleştireceksin, kabulleneceksin ama bu arada
kendininkini de ortaya koyacaksın ya da koyduğunu sanacaksın. Ne var
ki, bu içselleştirme sürecinde kendininkini ortaya koyma biçimin,
kültür üretme mekânların ya da imge tüketimin başat kültür tarafından
sıkı bir biçimde denetlenecek. Küreselleşen dünyada kültürel
sürekliliği yerel düzlemde korumaya çalışmanın marjinal kalışı
ironiktir.

Bu ironik durumun kendini gösterdiği alanlardan birisi de uluslararası
ölçeklerde onaylanan sözleşmelerdir. UNESCO tarafından sunulan SOKÜM
sözleşmesi bir anlamda da bu ironiyi aynı anda hem tersine çevirme hem
de sürdürme girişimi olarak değerlendirilebilir. Sözleşmenin önemli
maddelerinden biri de “koruma” üzerinedir. Bu madde şunları içerir.

“Koruma” terimi, somut olmayan kültürel mirasın yaşayabilirliğini
güvence altına alma anlamına gelir; buna kimlik saptaması, belgeleme,
araştırma, muhafaza, koruma, geliştirme, güçlendirme ve özellikle okul
içi ya da okul dışı eğitim aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarma olduğu
kadar, bu kültürel mirasın değişik yanlarının canlandırılması dahildir
(3)

Sözleşmede yer alan bu ifade yukarıda belirtilen ironik durumu tersine
çevirme girişimi olarak yorumlanabilir. Ne var ki, sözleşmede George
Ritzer tarafından küreselleşmenin mabetleri olarak görülen “tüketim
katedralleri” (29) karşısında yerel olanın bir tüketim nesnesine
dönüştürülmeden nasıl korunacağına dair bir ibarenin bulunmayışı ilginç
bir durumdur.

Görüldüğü üzere, çok kültürlülük kavramı yerli yerine oturtulmadığında
ortaya son derece başıboş bir alan çıkmaktadır. Söz konusu kültürel
başıboşluk, günümüz dünyasında “özgür bireysel seçim” mitinin bir
uzantısı olarak okunmalıdır. Parekh, kültürler arasında serbestçe
dolaşım hakkını kullanan bireylerin sağduyu sahibi olmaları hâlinde bu
durumun özgün ve yaratıcı bir biçim kazanacağını belirtirken aksi
hâllerde sığ ve kırılgan olma olasılığının da göz ardı edilmemesi
gerektiğini vurgular (193). Parekh’in “sağduyu sahibi” olma ön koşuluyla
kabul ettiği kültürler arası serbest dolaşım hakkı, ancak ütopya
tarihimizin “oto-kontrol” sahibi bireylerden oluşan “komünal toplum”
düşü içine yerleştirilebilir. Parekh söz konusu serbest dolaşım hakkını
layıkıyla değerlendiremeyen bireylerin tarihsel derinlik ve
geleneklerden yoksun olduklarını söyler. Bu durumun, sanılandan çok
daha fazla yan etkileri vardır. Ayrıca Parekh, bu tür bir kültürel
başıboşluğun, bireyin seçimlerine ilham veremeyeceğini, ona rehberlik
edemeyeceğini, ahlaki bir pusula olamayacağı gibi istikrar sağlamaktan
da yoksun olacağını, üstüne üstlük kültürden kültüre sıçrama
alışkanlığını da teşvik edeceğini söyler. Ona göre bu “alıntılar
kültürü” uyumsuz seslerden oluşan bir uğultudur ve anlamlı bir kültür
değildir (193).

Parekh, kültürel çeşitliliğin, farklı kültürlerin, karşılıklı olarak
yarar sağlayacak bir diyaloga girmelerini kolaylaştıracak bir ortam
yarattığından söz eder. Ardından da farklı sanatsal, müzikal, edebî,
ahlaki ve diğer geleneklerin birbirlerini sorguladıklarını,
araştırdıklarını ve birbirine meydan okuduklarını, hatta birbirlerinden
fikirler ödünç alıp bunlarla denemeler yaparak sık sık hiçbirinin kendi
başına üretemediği yepyeni fikir ve duyarlılıklar ortaya koyduklarını
ekler (Parekh 215). Türkiye ölçeğinde düşündüğümüzde yaşanan kültürel
başıboşluğun Parekh’in sözünü ettiği kültürel çeşitlilikle ilgisi olup
olmadığı tartışılması gereken bir konudur. Günümüzde yaşanan ne bir
“sorgulama”, ne bir “meydan okuma” ne de “karşılıklı ödünçlemelerle
biçimlenen bir yeniden üretim süreci” olarak algılanabilir. Bugün
yapılan, egemen kültürün ürettiği “kültürel kod”ların ışıltılı
paketlerine hayranlıkla yaklaşıp onları dolaşıma sunmaktan ibarettir.
Bu tür bir dolaşımda içselleştirmek mümkün görünmediği gibi iki
kültürün kaynaştırılarak yepyeni bir üretimin gerçekleştirilmesi de
imkânsızlaşmaktadır. SOKÜM sözleşmesi bir anlamada bu zinciri kırmaya
yönelik bir çıkış olarak nitelenebilir. Sözleşmenin amaçları arasında
“somut olmayan kültürel mirasın önemi konusunda yerel, ulusal ve
uluslararası düzeyde duyarlılığı arttırmak ve karşılıklı değerbilirliği
sağlamak” ibaresi yer alır (2). Burada üzerinde durulması gereken
“karşılıklı değerbirliği sağlamak” ifadesidir. Değerlerbirliği
karşılıklı olduğu sürece Parekh’in vurguladığı anlamda bir kültürel
çeşitlilik sağlanacaktır. Aksi taktirde “kültürel çeşitlilik” yerini
“kültürel eşitsizlik” kavramına terk edecektir.

Yukarıda vurgulanan kültürel uğultu, hedonist bir haz anlayışıyla
birleşerek medya aracılığıyla toplumsal bilinçdışına hükmetmeyi dener;
ilksel imgelerimizi çarpıtmayı hedefler. Toplumsal olarak
içselleştirildiğinde bu durum sanatsal ve kültürel her türlü imge yapım
sürecine de etki eder. Özünde bir “imge bozma” süreci olarak
niteleyebileceğimiz bu süreç, var olan kültürel imgelerin, küresel
tüketim kültürüne hizmet eder hâle getirilmesiyle oluşturulur. Bunun en
iyi örneğini çok uluslu şirketlerin reklam kampanyalarında görmek
mümkündür. Hakkı Yırtıcı, Çağdaş Kapitalizmin Mekânsal Örgütlenmesi
adlı kitabında, mekânın, altyapısal dönüşüm sırasında yerel ve
geleneksel olan tekrar zaman ve mekâna dahil olabileceğini ama bunun
bilinen bir yerellik ve geleneksellik barındırmayacağını ve yerel
olanın tanıdıklığı ile geleneksel olanın sürekliliğinin
bulunamayacağını söyler ve ardından şunları ekler:

MacDonalds’ların Ramazan ayında satışa sundukları “macpide” yerel ve
geleneksel olanın bir soyutlama sisteminde, yerinden çıkarılmış
ilişkilerin zaman ve uzam bağlamında yeniden yapılandırılmasıdır. Ama
gelenek burada soyutlanmış, yönlendirilebilir bir gelenektir. Soyut
sistemler tarafından kuşatılmıştır. Bildiğimiz anlamda bir gelenekle
ilişkisi yoktur. Geleneğin kendi iç bilgisi, değişmez iç kuralları,
sürekliliği ve değişmezliği parçalanmış ve sermayenin ihtiyaçlarına
göre, kârlılığını maksimize etmek amacıyla yeniden kurulmuştur (75).

Yırtıcı’nın bu düşüncesi Baudrillard’ın “simülasyon” dediği olguyla
birebir örtüşen bir örneklemedir. Baudrillard’a göre, simülasyon “bir
köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin, modeller aracılığıyla
türetilmesi”nden ibarettir (14). Ona göre simülasyon, eşitlik ülkesi
ütopyasına tamamen ters bir şeydir ve göstergeyi kesinlikle bir değer
olarak yadsır; ayrıca bu, her türlü gönderenin ters yüz edilmesi ve
öldürülmesidir (20). Ek olarak Baudrillard imgeye özgü aşamaları dörde
ayırarak imgenin basamaklarını şu biçimde sıralar:

- derin bir gerçekliğin yansıması olarak imge

- derin bir gerçekliği değiştiren ve gizleyen imge

- derin bir gerçekliği yokluğunu gizleyen imge

- gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan, kendi kendinin saf simülakrı

olan imge (20)

Baudrillard’ın imgenin oluşum ve yeniden oluşumuna dair önerdiği
dizgenin ilk iki aşaması tarihin bir noktasında kendini sözlü gelenek
içerisinde, mitler ve inançlar aracılığıyla tüketmiş görünmektedir.
Burada bizi ilgilendiren daha çok imgenin son iki aşamasıdır. İmge
“derin bir gerçekliğin yokluğunu gizlemeye” çalıştığı üçüncü evrede
“bir görünümün yerini almaya yani bir büyüleme aracı olmaya çalışır
(20). Bu noktada Ritzer’in Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek adlı
eserinde dile getirdiği tüketime dayalı yeni inanç biçimleri
hatırlanmalıdır. Ritzer bu eserinde toplumların tüketim olgusunu bir
fetiş unsuruna dönüştürme macerasını çözümler. Ritzer’e göre bu
maceranın baş oyuncuları ile simülasyon üretim birimleri arasında sıkı
bir ilişki vardır. Söz konusu simülasyon üretim birimlerinden başlıcası
da “medya”dır. Ritzer, medyanın tüketimi kolaylaştırıcı etkisinden söz
eder ve onları medyanın yaşam suyu olarak tanımlar (57). Ne var ki,
Ritzer, medya ve reklam olgusunu incelemesinin merkezine almaz. O,
simüle edilmiş dünya çözümlemelerini tüketim araçlarının kendilerine
yönlendirir. Buradan yola çıkarak Türk kültürü bağlamında medya ve
özellikle reklam sektörü üzerine yönelmiş bir çözümleme yapmak
mümkündür. 2005 yılı Ramazan ayında gösterime giren Coca-Cola reklam
kampanyası bu konuya uygun bir örnektir. Reklam, kapitalist tüketim
kültürünün başat simgesi olan Coca-Cola’yı İslamî değerlerle
kaynaştırmayı hedefler görünmektedir. 30 günlük Ramazan dönemi boyunca
gösterimde olan reklam, insanların nasıl farklı davranışlar
sergilediğinden yola çıkarak seyirciye anlayışlı, dışa dönük,
başkalarını düşünen, kısacası daha iyi davranan insanların daha doğru
insanlar olduğu mesajını verir. Reklamda, Ramazan ayı boyunca İslam’ın
yükümlülüklerinden dolayı bambaşka insanlar hâline gelen ve bunun
farkına bile varmayan kişilerdeki değişimi, ufak bir çocuğun fark
etmesi izleyiciye yansıtılmıştır. Reklamda değişimi gören küçüğün,
çocuk aklıyla bunu insanların elinde gördüğü Coca-Cola ile pideye
bağlaması ve bu ikiliyi çözüm olarak kullanması anlatılmıştır (bkz.
Coca-Cola Reklamı) “Global bir markanın yerel stratejisi” sloganıyla
ortaya çıkan bu reklam akla hemen Parekh’in ahlaki monizm kavramına
ilişkin yorumu getirmektedir. Ahlaki monizm, yalnızca bir tek hayat
tarzının tamamen insani, doğru veya iyi olduğunu, diğer hayat
tarzlarının ise ondan ne kadar farklıysa o kadar yanlış olduklarını
savunan görüştür (21). Ek olarak Parekh, Hıristiyan Batı kültürünün
başat anlayışı olan bu kavramın yani, yalnızca bir hayat tarzının iyi
olduğu ve diğerlerinin de o hayat tarzına göre yargılanabileceği hatta
sınıflandırılabileceğini savunma eğiliminin Platon’a kadar uzandığını
belirtir (25). Parekh “ahlaki monizm” kavramının gelişim aşamalarını
“Yunan Monizmi”, “Hıristiyan Monizmi”, “Klasik Liberalizmde monizm”
başlıkları altında inceler. Günümüz şartları göz önüne alındığında bu
sıralamaya bir de “Küreselleşme Monizmi” ya da “Tüketin Monizmi”
başlığı eklenebilir görünmektedir. Batıya ait bu ahlaki kodlama, çağlar
boyunca biçim değiştirerek farklılaşmış olsa da kendisine birçok uzamda
yaşam alanları üretmeyi başarmış görünmektedir. Üretilen yaşam
alanlarının biri de medya ve reklam sektörüdür. Medya ve reklam
sektöründe kullanılan “sınıflandırma ve yargılama” biçimleri Ritzer’in
anlatımıyla “büyüsü bozulmuş dünyayı büyülemenin” bir başka yoludur.

Oluşturulan “kültürel uğultu” ve “kültürel başıboşluk” sayesinde
geleneksel olan büyüsünü yitirmiş durumdadır. Buna karşın neredeyse
unutulmaya yüz tutan Ramazan ve bayram ritüelleri çok uluslu şirketler
tarafından büyülenerek tekrar tüketime sunulmaktadır. Ama burada amaç
artık nostalji ve gelenek tüketimini pompalamaktan öteye geçmemektedir.
Yapılan yalnızca bir meşrulaştırma sürecinden ibarettir o kadar.

Bu meşrulaştırma çabasının bir örneği gene çok uluslu bir şirket olan
Burger King’in 2004 yılı Ramazan ayı reklamlarında karşımıza çıkar.
“Sultan Mönü” sloganıyla sunulan reklamda, 19. yüzyıl Osmanlı toplumu
canlandırılmıştır. (bkz. Burger King Reklamı) Burada sanki Burger King,
geleneksel olanın sürdürülmesine katkı sağlıyor gibi ya da çok kültürlü
bir ortama işaret ediyor gibi görünmektedir. Oysa ki, madalyonun diğer
yüzünde bizi bekleyen başka gerçekler vardır. Bu gerçeklerin başında
gene simülasyon kavramı yer alır. Burada açıkça “çok kültürlülük
miti”nin kendisinin de bir simülasyondan ibaret olduğu görülmektedir.

Sonuç olarak burada yanıtlanması gereken bir soru da, medyanın kültürel
sürekliliği, özellikle de geleneksel sözlü kültürün sürekliliğini
sağlayıp sağlayamayacağıdır. Medya ve reklam sektöründe kullanılan
geleneksel kültüre ait öğeleri, geleneğin bir devamı olarak
değerlendirmek mümkün müdür? Yoksa kendisi zaten bir simülasyon olan TV
aracılığıyla bir gerçeklik üretmenin imkânsızlığını kavramak mı
gerekir? Halk kültürü öğelerinin başat özelliği “anonim” olmalarıdır.
Oysa ki, medya ve reklam aracılığıyla bir simülasyon olarak üretilen
kültürel öğeler ancak “popüler” olabilmektedir. Anonim olanla popüler
olan arasındaki en büyük fark, anonim olanın imge yapmayı başardığı,
popüler olanınsa yapılan imgeyi çarpıtarak bozduğu gerçeğidir. Bir
diğer ayrım da anonim olana yapılan müdahalenin otorite olgusundan
kısmen de olsa uzak, popüler olana yapılan her türlü müdahalenin ise
özellikle merkezi otoriteye yakın oluşudur. Bu noktada denilebilir ki,
özgün kültürel sürekliliği sağlamada atılacak önemli adımlardan biri
çevremizde bulunan simüle edilmiş dünyayı fark ederek bunu kendi özsel
imgelerimiz aracılığıyla sorgulamaktır.

Yazan: Evrim Ölçer Özünel

Kaynakça

Bachelard, Gaston. Su ve Düşler: maddenin imgelemi üzerine deneme. Çev. Olcay Kunal. İstanbul: YKY Yayınları, 2006.

Baudrillard, Jean. Simülakrlar ve Simülasyon. Çev. Oğuz Adanır. Ankara: Doğu-Batı Yayınları, 2005.

Burger King Reklamı.

Castells, Manuel. Enformasyon Çağ: Ekonomi Toplum ve Kültür: Kimliğin
Gücü. Cilt II. Çev. Ebru Kılıç. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları,
2006.

Coca-Cola Reklamı.

Connor, Steven. Postmodernist Kültür: Çağdaş Olanın Kuramlarına Bir Giriş. Çev. Doğan Şahiner. İstanbul: YKY Yayıncılık, 2005.

Oktay, Ahmet. Metropol ve İmgelem. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2002.

Parekh, Bhikhu. Çokkültürlülüğü Yeniden Düşünmek. Kültürel Çeşitlilik
ve Siyasi Teori. Çev. Bilge Tanrıseven. Ankara: Phoenix Yayınları, 2002.

Ritzer, George. Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek. Çev. Şen Süer Kaya. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2000.

Somut Olmayan Kültürel Miras Sözleşmesi Metni.

Yırtıcı, Hakkı. Çağdaş Kapitalizmin Mekânsal Örgütlenmesi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://radyoruzgar.yetkinforum.com
 
Çok Kültürlülük Miti
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
| Radyo Ruzgar | Müziğin Rüzgarına Kapılacaksın !  :: Kültür ve Sanat Forumu :: Dünya Kültürleri-
Buraya geçin: